Bu bölüm sitenin editoryal değerlendirmesidir; haber, mahkeme kararı veya nötr kaynak özeti değildir.
Bu çocuklar bu okullara kendiliğinden girmedi. Onları seçen devletti. Sınava sokan devletti. Mülakatını yapan, sağlık kontrolünden geçiren, güvenlik araştırmasını yapan, üniformasını veren, yıllarca eğiten, disiplin altında tutan ve her gün denetleyen yine devletti. Kaç subaya, kaç astsubaya ihtiyaç duyulacağını devlet belirledi; o ihtiyaca göre kontenjan açtı, öğrenci aldı, yıllarca para, zaman ve emek harcadı. Bu gençlere “TSK’nın geleceğisiniz” denildi. Sonra aynı devlet, bir gecede kendi seçtiği ve kendi yetiştirdiği binlerce genci kapının önüne koydu.
Üstelik bunu kişi kişi işlenmiş suçları ortaya koyarak yapmadı. 16.409 askerî öğrenci bir anda askerî öğrencilikten çıkarıldı. Mezuniyetine haftalar kalmış, birkaç hafta sonra subay veya astsubay olacak gençlerin nasıpları yapılmadı. Yıllarca verilen eğitim, disiplin, askerî kültür, meslek bilgisi, devletin yaptığı yatırım ve bu insanların hayatlarından verdiği yıllar bir gecede yok sayıldı. Bir devlet, yıllarca yetiştirdiği insan kaynağını kendi eliyle çöpe attı. Bunun bedelini yalnız öğrenciler değil, Türk Silahlı Kuvvetleri ve ülke de ödedi.
Eğer bu insanların gerçekten öğrencilik yıllarında işlediği suçlar vardıysa, o zaman sorulması gereken soru son derece basittir: Neredeydiniz? Bu öğrenciler yıllarca sizin okulunuzdaydı. Sizin kışlanızdaydı. Sizin komutanlarınızın önündeydi. Sicilleri sizin elinizdeydi. Eğitimleri, davranışları, izinleri, disiplin durumları sizin kontrolünüzdeydi. Madem yıllar sonra anlatıldığı kadar açık, örgütlü ve vahim bir suç tablosu vardı; neden o yıllarda bu suçlar ortaya çıkarılmadı? Neden öğrencilikleri sırasında bireysel soruşturmalar yapılmadı? Neden suç işlediği iddia edilen kişi suç fiiliyle karşı karşıya bırakılmadı?
Bunun yerine önce toplu tasfiye yapıldı. Sonra yıllar geçti. Ve bu kez aynı insanlar sivil hayatlarında operasyonların, gözaltıların, davaların ve bitmek bilmeyen damgalamanın hedefi hâline getirildi. Askerlik mesleği ellerinden zaten alınmıştı. Üniformaları alınmıştı. Okullarıyla ilişkileri kesilmişti. Devletin askerî yapısının dışına çıkarılmışlardı. Buna rağmen mesaj şuydu: Sizi yalnızca ordudan çıkarmak yetmez. Sivil hayatınızda da peşinizi bırakmayacağız.
İşte asıl vicdansızlık burada başlıyor.
Bir gencin bütün geleceğini elinden alıyorsunuz. Yıllarca verdiği emeği yok sayıyorsunuz. Onu arkadaşlarının, ailesinin ve toplumun gözünde şüpheli hâle getiriyorsunuz. Ardından yıllar sonra hakkında bir telefon kaydı, bir başkasının beyanı, bir dijital kayıt, bir kodlama veya geçmişte kurduğu bir temas bulunduğunda bunu bütün geçmişinin açıklaması gibi sunuyorsunuz: “Bakın, zaten bunlar böyleydi.”
Hayır.
Yıllar sonra ileri sürülen bir iddia, yıllar önce yapılan toplu hukuksuzluğu geriye doğru meşrulaştırmaz. Bir kişinin hakkında sonradan soruşturma açılması, 16.409 kişinin bir gecede geleceğinin yok edilmesini haklı hâle getirmez. Bir gruptaki bazı kişiler hakkında ortaya atılan suçlamalar, aynı üniformayı giymiş binlerce insanın tamamına bulaştırılamaz.
Ama yapılan tam olarak budur: kolektif suçluluk üretmek.
“Eski askerî öğrenci”, yıllar içinde başlı başına şüpheli bir kimliğe dönüştürüldü. Haber başlıklarında tekrar tekrar aynı dil kullanıldı. “FETÖ’cü askerî öğrenciler”, “mahrem yapılanma”, “yakalanan eski askerî öğrenciler”… İnsanların zihnine yıllarca aynı bağlantı kazındı: askerî öğrenci = örgüt mensubu.
Sonra devletin televizyonu TRT, Mahrem adlı on bölümlük bir drama-belgeselle FETÖ’nün askerî okullara öğrenci yerleştirdiği ve TSK içindeki yapılanmasını anlattı. TRT bu yapımın etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin anlatımlarına ve örgütün askerî okullara öğrenci yerleştirdiği tezine dayandığını açıkça duyurdu. Ama televizyon dizisi mahkeme kararı değildir. Drama delil değildir. Haber başlığı hüküm değildir. Bir örgütün askerî okullara sızdığı iddiası veya bazı kişilerin suç işlemiş olması, aynı sıralarda okumuş binlerce öğrenciyi topluca suçlu hâle getirmez.
Daha büyük çelişki şudur: 2016 öncesinde bir öğrencinin dini veya ideolojik çevresi üzerinden bütün askerî öğrenciler kuşku altında bırakılırken, 2016 sonrasında askerî öğrenci alım sistemi yeniden kurulmuş ve dışarıdan emekli personel ile başka kamu personeli de seçim komisyonlarında görevlendirilmiştir. Millî Savunma Bakanlığı dahi, kamuoyunda SADAT ile ilişkilendirilen Gürcan Onat'ın 2017 ve 2018 askerî öğrenci seçimlerinde görev yaptığını kabul etmiş. Bu gerçek yeni öğrencilerin suçlu olduğunu göstermez. Tam tersine sorulması gereken şeyi gösterir: Bir dönemde insanların çevresi ve ilişkileri kolektif suçlama için kullanılabiliyorsa, aynı ölçü neden herkese uygulanmamaktadır?
Böylece önce yapılan tasfiyenin toplumsal gerekçesi sonradan üretildi. Kamuoyuna sürekli şu mesaj verildi: “Bakın, demek ki bunların atılması doğruymuş.”
İşte itiraz tam olarak buna.
Hukuk böyle işlemez. Önce insanı cezalandırıp sonra suç arayamazsınız. Önce hayatını yıkıp sonra o yıkımı haklı gösterecek gerekçeler biriktiremezsiniz. Bir insanı yıllar sonra ortaya çıkan ilişkiler, temaslar, telefon kayıtları veya başka insanların anlatımları üzerinden geçmişe doğru yeniden tanımlayıp “zaten suçluydu” diyemezsiniz.
Daha da büyük bir çelişki vardır.
Eğer mesele gerçekten insanların bir dini çevreyle, cemaatle veya belirli bir düşünce dünyasıyla temas kurmasıysa, o zaman aynı ölçünün herkese uygulanması gerekir. Bir kişinin bir dini sohbet dinlemesi, bir hocayla görüşmesi, bir çevreyle manevi bağ kurması tek başına suç sayılamaz. İnsanların inancı, ibadeti ve düşünce dünyası devletin keyfine göre suç veya masumiyet ölçüsüne dönüşemez. Suç başka şeydir, inanç başka şeydir. Suç kişinin fiilidir; kimliği, ailesi, çevresi veya dinlediği insan değildir.
Burada devletin sorumluluğunu ters yüz eden başka bir büyük çelişki daha vardır. Eğer devlet gerçekten gençlerin belirli bir yapı tarafından yönlendirildiğine, manipüle edildiğine veya örgütsel amaçlarla kullanıldığına inanıyorsa, mücadele etmesi gereken asıl yer on sekiz yaşındaki öğrenci değildir. Asıl mücadele edilmesi gereken, o genci daha çocuk denecek yaşta etkisi altına aldığı iddia edilen yapı, onu yönlendiren mekanizma ve suç üreten merkezdir.
Bir genç, dini duygularını güçlendirmek, imanını öğrenmek, manevi bir çevre bulmak veya kendisine yol gösterecek insanlarla görüşmek amacıyla bir cemaate, sohbete ya da dini çevreye yaklaşmış olabilir. Eğer daha sonra bu çevrenin arkasında hukuka aykırı bir örgütlenme, manipülasyon veya gizli bir amaç bulunduğu iddia ediliyorsa, devletin görevi o genci yıllar sonra hayat boyu cezalandırmak değil; bu mekanizmayı zamanında ortaya çıkarmak, suç işleyen yöneticileri ve organizasyonu hukuk içinde etkisiz hâle getirmek ve gençleri bu yapılardan korumaktır.
Çünkü devletin görevi gençlerini avlamak değil, onları korumaktır.
Bir ülkenin yetişmiş evladının daha çocuk yaşta manipüle edilmesi devlet açısından zaten başlı başına bir başarısızlıktır. Devlet önce buna engel olamayıp, sonra kendi denetimindeki askerî okulda yıllarca eğittiği aynı gence dönerek ‘Sen yıllar önce şu insanlarla görüştün, şu çevrede bulundun; artık bunun bedelini hayatın boyunca ödeyeceksin’ diyemez. Bu, devletin kendi denetim ve önleme sorumluluğunun faturasını gençlere kesmesidir.
Madem ortada gençleri etkileyen tehlikeli bir ideolojik veya örgütsel merkez vardı, neden mücadele gençlerle değil o merkezle yapılmadı? Neden bu yapıların insan devşirme, yönlendirme ve gizli örgütlenme mekanizmaları zamanında ortaya çıkarılmadı? Neden çocuk yaşta bu çevrelere girdiği iddia edilen insanlar korunmak, bilgilendirilmek ve bu yapılardan uzaklaştırılmak yerine yıllar sonra kriminalize edildi?
Bir devlet kendi gençlerini bir yapının etkisinden koruyamamışsa bunun cevabı, o gençlerin hayatlarını mahvetmek değildir. Tam tersine onları bu etkinin dışına çıkarmak, topluma kazandırmak, eğitimlerini tamamlatmak ve ülkeye katkı sağlayabilecekleri bir hayat kurmalarına imkân vermektir. Ülkenin yetişmiş insanını kaybetmek, onu hapse atmak, mesleğinden etmek ve hayat boyu damgalamak hiçbir toplumu daha güçlü yapmaz. Bu, hem o insanın hem ailesinin hem de ülkenin kaybıdır.
Ve eğer amaç gerçekten gençleri ideolojik yapılardan korumaksa, ölçü son derece basit olmalıdır: Suç işleyen yapı ve suç işleyen kişiyle hukuk içinde mücadele edilir; inancı, sohbeti, çevresi veya genç yaşta maruz kaldığı etki nedeniyle bir insanın bütün hayatı suçlaştırılmaz. Devletin büyüklüğü gençlerini ezmesinde değil, onları yanlış yapılardan koruyup yeniden topluma kazandırabilmesindedir.
Dün bir ideolojik veya dini çevreyle temas insanları hayat boyu damgalamak için kullanılıyorsa, bugün başka çevrelere mensup insanların aynı kurumlara girmesine göz yumulduğunda ortaya devasa bir ikiyüzlülük çıkar. Mesele gerçekten “devleti ideolojik yapılardan korumak” ise bunun ölçüsü iktidara yakınlık veya uzaklık olamaz. Ya hukuk herkese uygulanır ya da ortada hukuk değil, siyasi sadakat sistemi vardır.
Bir ordu tasfiye edilirken yerine nasıl bir ordu kuruldu?
Buradaki en büyük çelişkilerden biri de şudur: Bir dönemin askerî öğrencileri “cemaat”, “irtica”, “örgüt bağlantısı” gibi kavramlarla topluca şüpheli hâle getirilip tasfiye edilirken, aynı devlet 2016’dan sonra askerî öğrenci sistemini baştan kurdu; kendi belirlediği yeni seçim mekanizmalarıyla, kendi oluşturduğu komisyonlarla ve kendi siyasal döneminin kurumları içinde yeni bir subay ve astsubay nesli yetiştirmeye başladı.
O hâlde sorulması gereken soru açıktır:
Mesele gerçekten ordunun ideolojik yapılardan arındırılması mıydı, yoksa eski kadroların tasfiye edilip siyasal iktidarın çok daha rahat kontrol edebileceği yeni bir askerî düzen kurulması mıydı?
Çünkü dün bir öğrencinin dini çevresi, görüştüğü insanlar veya dünya görüşü onun bütün geleceğinin yok edilmesine gerekçe yapılabiliyorsa; bugün iktidara yakın çevrelerle ilişkili kişilerin askerî öğrenci seçim süreçlerinde yer almasına neden aynı şüpheyle yaklaşılmamaktadır?
2016 öncesinin öğrencilerine yöneltilen suçlamaların merkezinde sürekli aynı iddia vardı: “Devletin içine kendi insanlarını yerleştiren bir yapı vardı.”
Peki bugün aynı devletin yapması gereken, bütün ideolojik ve siyasi referansları askerî öğrenci seçiminden uzak tutmak değil midir?
Eğer ölçü gerçekten liyakat ise, öğrencinin referansı iktidara yakın bir vakıf, cemaat, dernek, siyasi çevre veya başka bir yapı olamaz. Eğer ölçü gerçekten Türk Silahlı Kuvvetlerinin tarafsızlığı ise, dün hangi ideolojik yapılanmaya karşı çıkılmışsa bugün de aynı mesafe bütün yapılara karşı korunmalıdır.
Aksi hâlde ortaya çıkan tablo “orduyu siyasetten temizlemek” değildir.
Bir ideolojik etkinin yerine başka bir ideolojik etki koymaktır.
Daha da çarpıcı olan, 2016 sonrasında askerî öğrenci seçim komisyonlarında SADAT’la ilişkilendirilen bir ismin görev yaptığının devlet tarafından dahi kabul edilmiş olmasıdır. Devlet bunun bütün seçim sisteminin SADAT tarafından yönetildiği anlamına gelmediğini söylemektedir. Elbette tek bir kişinin görev alması, bütün öğrencilerin belirli bir yapının mensubu olduğunu göstermez. Zaten tam da anlatmaya çalıştığımız budur.
Ama aynı ilke geçmişteki askerî öğrencilere neden uygulanmadı?
Bir öğrencinin bir çevreyle teması bütün hayatını suçlaştırmaya yeterli görülürken, devletin kendi kurduğu yeni sistemde siyasi veya ideolojik bağlantı tartışmalarının ortaya çıkması neden aynı toplu suçlama mantığını doğurmuyor?
İşte çifte standart burada ortaya çıkıyor.
Eski askerî öğrenciler için:
“Şu kişiyle görüştü.”
“Şu çevrede bulundu.”
“Şu yapıyla bağlantısı olduğu iddia edildi.”
denildiğinde bütün bir öğrencilik geçmişi suç deliline çevriliyor.
Ama yeni düzenin kadrolarını belirleyen süreçlerde iktidara yakınlık, siyasi referans veya ideolojik yakınlık iddiaları gündeme geldiğinde aynı devlet bir anda bireysellikten, prosedürden ve “bir kişinin bütün sistemi temsil etmeyeceğinden” söz ediyor.
O zaman bu ilke başından beri herkese uygulanmalıydı.
Bir kişinin bağlantısı binlerce öğrenciyi suçlu yapmıyorsa, geçmişte de yapmamalıydı.
Bir komisyon üyesinin dünya görüşü bütün öğrencileri suçlu yapmıyorsa, geçmişte bir öğrencinin dini çevresi de onun bütün hayatını suçlu hâle getirmemeliydi.
Asıl mesele tam olarak budur:
TSK herhangi bir cemaatin, vakfın, partinin, tarikatın veya siyasi liderin ordusu değildir.
Ordu, iktidarın kendi sadakat kadrolarını yetiştireceği bir insan kaynağı havuzu değildir. Subaylık siyasi biat makamı değildir. Bir subayın sadakati kişilere değil; hukuka, Anayasa’ya, ülkeye ve görevine olmak zorundadır.
Bu nedenle 2016’da binlerce öğrenciyi bir gecede sistemin dışına atıp ardından yeni askerî eğitim sistemini siyasal iktidarın çok daha doğrudan denetimi altında yeniden kurmak, yalnız geçmiş mağduriyetleri açısından değil, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal tarafsızlığı açısından da sorgulanmalıdır.
Bir dönem “devlete sızma” diye tarif edilen şeyin ölçüsü gerçekten kurumsal bağımsızlık ise, aynı devlet bugün de kendi siyasi ve ideolojik çevresinin ordu üzerinde etkili olmasına izin vermemelidir.
Yok eğer mesele ideoloji değil de hangi ideolojinin iktidara sadık olduğuysa, o zaman yapılan şey ordunun ideolojiden arındırılması değildir.
Ordunun ideolojisinin değiştirilmesidir.
Ve böyle bir durumda 2016 sonrası yaşananlara yalnızca “FETÖ ile mücadele” penceresinden bakmak yetersiz kalır. Aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekir:
Eski askerî öğrenciler tasfiye edilirken, onların boşalttığı yerlere nasıl bir askerî nesil yetiştirilmek istendi?
Atatürkçü, kurumsal gelenek içinde yetişmiş ve siyasi iktidardan bağımsız bir subay profili mi?
Yoksa siyasal iktidarla çatışmayacak, onun dünya görüşüne daha yakın ve onun kurduğu yeni sistem içinde yetişmiş bir subay profili mi?
Bu sorunun cevabını sloganlar değil; 2016’dan sonra değiştirilen kurumlar, seçim mekanizmaları, mülakat sistemleri, atamalar ve askerî eğitim anlayışının yıllar içindeki dönüşümü verecektir.
Ama bir ilke şimdiden son derece açıktır:
Bir orduyu bir cemaatten korumanın yolu onu başka bir siyasi veya ideolojik çevrenin etkisine açmak değildir.
Gerçek çözüm, Türk Silahlı Kuvvetlerini bütün cemaatlerden, bütün siyasi yapılardan ve bütün kişisel sadakat ağlarından eşit biçimde uzak tutmaktır.
Aksi hâlde değişen yalnızca isimler olur.
Sistem aynı kalır.
Ve bütün bunların devlet açısından yarattığı yıkım da unutulmamalıdır.
Bir subay bir gecede yetişmez. Askerî disiplin, komuta kültürü, dayanıklılık, meslek bilgisi ve kurumsal aidiyet birkaç aylık eğitimle ikame edilemez. Yıllarca askerî eğitim almış binlerce gencin aynı anda sistemin dışına atılması, yalnız onların hayatına vurulan bir darbe değildir. Devletin kendi eğitim yatırımını, kendi yetişmiş insan kaynağını ve kendi kurumsal hafızasını da yok etmesidir.
Bu gençlerin hayatlarından yıllar alındı. Ailelerinin emeği alındı. Devletin milyarlarca liralık eğitim, barınma, personel ve altyapı yatırımı boşa çıkarıldı. Birçoğu hayatlarının en verimli döneminde yeniden sıfırdan başlamaya zorlandı. Sonra da bu insanlara yıllarca “siz zaten suçluydunuz” denildi.
Asıl kabul edilemez olan budur.
Önce gençlerin geleceğini elinden alacaksınız.
Sonra onları toplumun gözünde damgalayacaksınız.
Sonra haberlerle, operasyonlarla ve siyasi söylemlerle bu damgayı sürekli canlı tutacaksınız.
Sonra da bütün bunlara “adalet” diyeceksiniz.
Bu adalet değildir.
Bu, bir neslin hayatının üzerine siyasal bir damga vurulmasıdır.
Ve bugün hâlâ sorulması gereken soru son derece basittir:
Bu 16.409 gencin tek tek suçu neydi?
Onları yıllarca seçen, eğiten ve denetleyen devlet, bir gecede neden tamamını gözden çıkardı?
Madem bu insanlar yıllarca anlatıldığı kadar büyük bir tehditti, devlet bunu kendi okullarında neden göremedi?
Madem ortada bireysel suç vardı, neden suçlu olan kişiyle masum olan kişi birbirinden ayrılmadı?
Madem hukuk işliyordu, neden binlerce insan önce topluca cezalandırıldı, sonra yıllarca üzerlerine suçluluk hikâyeleri inşa edildi?
Ve madem bütün bunlar doğruydu, neden hâlâ insanların bu soruları sormasından korkuluyor?
Bir devlet kendi yaptığı hatanın üzerini, o hatanın mağdurlarını suçlayarak örtemez.
Bir iktidar bir insanı düşman ilan ettiği için o insan suçlu olmaz.
Bir haber başlığı bin defa tekrarlandığında mahkeme kararına dönüşmez.
Bir propaganda yıllarca sürdürüldüğünde gerçek olmaz.
16.409 insanın hayatı bir siyasi kararın dipnotu değildir.
Bu insanlar sayı değil. Bunların kaybedilmiş yılları, yarım bırakılmış meslekleri, dağıtılmış hayatları, parçalanmış aileleri ve ellerinden alınmış gelecekleri var.
Ve bir gün bu ülke gerçekten hukukla yüzleşecekse, işe bu insanlara “Siz ne yaptınız?” diye sormaktan önce devletin kendisine şu soruyu sorarak başlaması gerekir:
Siz bu çocuklara ne yaptınız?